Şölen, Tiyatro Stüdyosu’nu yirminci yaşına erdiren oyunumuz olacak… Yaklaşık yirmi yıl önce perdesini ilk oyununun ilk sahnesine açtığında izleyicinin karşısında bulduğu Zuhal Olcay, on yılı aşkın bir süre sonra kurucularından da olduğu Tiyatro Stüdyosu adlı kendi evine Şölen’le dönmüş, ona can katmış olacak… Bundan önce çeşitli dönemlerde çeşitli oyunlarımızda buluşmuş olduğumuz sahne arkadaşlarımızdan Payidar Tüfekçioğlu, Ayça Bingöl, Gökçer Genç, Özgür Yalım bu kez hep birlikte Şölen’e katılacaklar…Tiyatro Stüdyosu’nun ilk yıllarından bu yana, sıklıkla çeşitli bağlamlarda işbirliği yapmış olduğumuz Aysa Prodüksiyon ile bu kez tiyatro-yapımcı ortaklığı çerçevesinde, oyunda gereken sanatsal niteliğin ödünsüz sağlanmasına yönelik sağlam bir güçbirliği kurduğumuz oyun da oluyor, Şölen.
Peki bu Şölen’de neler sunuluyor, derseniz, epey çeşitli ve hemen tümü hazmı zor bir menüden söz etmek gerekir: Tüketilecek izleksel içeriklere yöneldiğimizde farklı ve boyutlu katmanlar geliyor önümüze: Bunlardan – çoğu, eleştirmenlerin değerlendirmelerinden aktarılan – bir buket sunabiliriz: “bütün olarak ‘var olma’nın bir metaforu”… “orta sınıfların ahlaksal kofluklarına Bunuel yollu bir saldırı”… “ölümün her zaman her yerde oluşu”… “varlıklı ve ‘başarılılar’ın boş yaşamlarından hiç çıkmayan umutsuzluk ve keder”… “intikam oyunu”… “üst orta sınıfın gösterişçi, kibirli, açgözlü yaşam düzenine yönelik bir değerlendirme”… “ ‘kibar toplum’un doğasının derinlerindeki yozluk gerçeğinin deşilmesi”… “tüketici toplumun saplanmış olduğu batağın acımasız eleştirisi; sonuçta öz olarak karşımızda kalan ise ‘değerini kavrama’ olgusu”… “ana öğesi yemek olan, aşırılık ve tüketim üzerine bir oyun. Aslında oyunun kendisi, yemek”.
Çoğunda en azından geçerlilik payı olduğunu düşündüğüm bu değerlendirmelerden de beslenmiş olarak oyundaki kendi izleğimi aktarırsam, o da şöyle biçimlenecektir: Doğasının yanı sıra tüm değer birikimlerini hoyratça tüketerek bilinçsizce toptan bir yok oluşa doğru yol almakta olan insan soyunun bir üst tabaka kesitinden; varlıklı ama kof, yitik ve yalnız kişilerin garip, acınası ve gülünç bir buluşmasıdır Şölen. Dramatik denge açısından gerekli karşıtlığın sağlanması için o tabakadan olmayan bir de çağrısız konuğumuz vardır. (Yoksa ‘karşıt’ bir başkası da var mıdır?)
Ne var ki, bu izleksel değerlendirmeleri şu çok önemli boyutu eklemeden aktarmaya girişirsek, yarı yolda kalırız: Yazarımız Buffini, yenip yutulması kağıt üstünde ağır iş görünen bu olguları pek incelikli ve sivri dilli bir güldürü hamurunun içine çok akıllıca ve ustalıkla yerleştirmiştir. Şölen’inin tadını bize damıta damıta sunmakta, paketlemeyi, gerekli süslemeleri hiç es geçmeden becermektedir. Öyle ki, eleştirmenler oyunun bu yanını şu biçimlerde dile getirmişler: “…tadı damakta kalan bir eleştirel kara güldürü”, “…oyunu, en âlâsından zehirli bir eğlenti olarak değerlendirmeniz yerinde olur”. Evet, Şölen öncelikle bir eğlenti (hoşça vakit geçirilen bir buluşma/gösteri vb). Ancak şunu da anımsatalım ki Batı kültürü eğlentiyi (entertainment) salt gülmek, coşmak, merak-ilgi duymak anlamında almayıp, düşünsel olarak beslenmeyi de bu kavramın içeriğinde algılıyor.
Öyleyse, Şölen’in tüm bu anlamlarda bir şölene dönüşmesine sizler de katılın. Şölen’in şölenine can katın. Gelin, Şölen’in ayrıksı yolcularıyla birlikte Tanrıların içkisinden yudumlayın gönlünüzce. Canınıza değsin.
Ahmet Levendoğlu